9 Nisan 2012 Pazartesi

Güneşli Bir Pazar Gününü Mahvetmek




Güneşli Bir Pazar Gününü Mahvetmek

-Merhabalar efendim, Size nasıl yardımcı olabilirim?

-İyi Günler, Şeyyy… Ben Pazar günümü mahvetmek istiyorum da… Bu konuda yardımcı olabilir misiniz bana!

 -Tabi ki de, ne demek! Elimde çok güzel seçeneklerim var size sunabileceğim. Mesela benim size önerim Rumeli Hisarına kahvaltıya gitmeniz. Uygun mudur bilmem ama baya bir çöpe atacaksınız gününüzü böylece.

-Hay ağzınızla bin yaşayın, ne güzel de buluverdiniz. Tamamdır. İstikametimiz belli oldu! Hazırlanın ev ahalisi akıyoruz, kopuyoruz vohey.

Rumeli Hisarı Kahvaltı Kâbusu
Bölüm 1
Mutluluk
Her şey çok güzel başlamıştır…  Gece istediğiniz saatte uyumuşsunuzdur… Sabah yatağınızda nazlı boğuşmalarla bir o yana bir bu yana kıvrılıp durmuşsunuzdur. Hafifçe yüzünüze vuran güneş ağabey sizi uyandırmıştır ve gerilerek evin geri kalanı ne yapıyor diye bakmaya, bir evin içinde dolanmaya başlamışsınızdır. Baktınız kimse uyanmamış, bir pencereyi açıp, temiz havayı içinize çeker ve kendinize her şeyin güzel olacağına inandırırsınız. Dışarıda kahvaltı yapma çılgınlığı da işte tam bu noktada başlamıştır.

Üzgünüm ki artık çok geçtir. Evin geri kalanı, pozitif enerjinizle dışarıda kahvaltı yapma motivasyonunuza kapılacak ve hemen duşlarını alıp, üstlerine en şirin kıyafetlerini giyip, sanki İstanbul’da 15 milyon insanın yaşadığını unuturcasına bir mutlulukla evden ayrılmaya başlayacaklardır.

Bölüm 2
Ulaşım ve Sıkıntı
Bir Pazar günü, tüm İstanbul’un bir haftanın yorgunluğunu evlerinde atacağına inanıyorsanız, inanmaya devam edin. Gerçeklerle yüzleşmek pek de zor olmayacak çünkü sizin için. Aslında o günde insanlar işe, okula gider gibi Boğaz kenarlarına yığışıyorlar. Hepsi 10-11 arası kalkıyor. Hepsi 11.30 gibi evden çıkıyor. Ve gene hepsi, Boğaz kenarında bir yer bulabilmek için saatlerini ve tüm enerjilerini o gün harcıyorlar.
Beşiktaş’tan başlayarak yaklaşık olarak İstinye civarlarına kadar, o daracık yolda yığılmış olan zilyon tane arabanın, bünyenize vereceği zarar zaten, içinizde dolup taşan mutluluğun bir süreliğine durmasına, yerini küçük bir tedirginliğin almasına bırakıyor.

“Daha ne kadar yolda duracağız!”
  moduna hoşgeldiniz.

Aslında bu trafiğin asıl sorunu, boğaz kenarlarında sıralanmış şık mekânların katil Valeleridir!
ü  Hiç beklemediğiniz bir anda, motosikletmişçesine o daracık yolda iki arabanın arasından süzülebilir,
ü  20-30 metre arkanızdaki park ettiği arabayı, anlayamadığınız bir şekilde, Önünüzdeki cebi dolu sahibine getirebilir,
ü  Ya da sizin arabanızı da gizemli bir şekilde elinizden alıp, sizi mekânına sokabilir.
Trafiğin görünmez sorunlarıdır. Ve onlara bu yolda büyük saygı duyulur.
Aynı zamanda, bu yol içerisinde, park etme ya da park edilmiş bir arabayı yola sokma durumları da yaklaşık olarak 1 saat kadar bekleme nedeniniz olabilir!

Bölüm 3
Mekâna Varış ve Stres


Hoş geldiniz efendim artık mekândasınız. Uzun süren yolculuğunuzun ardından, karnınız daha da acıkmış ve bu sizi daha da hırçınlaştırmıştır. Ama o da nesi?

“Üzgünüm maalesef şu an için yerimiz yok, biraz beklerseniz hemen bir masa ayarlayacağım size.”
                                                                                                                                                Garson-Anonim.

İşte bu lafı duyduğunuz anda, açlığınız, sabrınız, etrafınızda yemek yiyen neşeli insan portreleri, sizi yanlış şeyler yapmaya dürter. Ama boğaz kenarında kahvaltı yiyeceksinizdir, kararlısınızdır ve sonuna kadar bekleyeceksinizdir. Bu yüzden derin bir nefes alıp sakinleşirsiniz.
İşte Kırılma anı da tam bu noktaya dayanır. Siz her ne kadar onurunuzla oturacak bir yer sırası bekleseniz de, oralarda bir yerlerde sıraya girmeden, 25-35 yaşları civarında, büyük ihtimal sarı saçlı, affedersiniz ama “ Cazgır” kod adlı bir kadın gizlice masalardan birine oturmaya çalışacaktır. Bu grup arkadaşlarınızdan birisinin büyük ihtimal dikkatini çekecektir, hemen grup olarak aranızda bu kadının kısa süreli bir dedikodusunu yapıp, patlamaya hazır bomba gibi strese gireceksinizdir. Bazen bütün sırada bekleyenler de bu kadının farkındadır ve büyük bir ordu savaşa hazırdır.
Merak etmeyin, bu kadın sizden önce bir yere oturamayacaktır. Çünkü kavga edip büyük ihtimal boşalan yere siz oturacaksınız. Ama sorun şu ki daha da gerilecek, daha da acıkacak, daha da hassas bir noktaya ulaşacaksınızdır.

Bölüm 4
Masa Problemi ve Ağlama modu
 
Sabahtan beri hayalini kurduğunuz o boğaz kenarında kahvaltı yapma isteği, artık mutlu sona doğru yaklaştı derken, Garson sizi, boğazı kesinlikle görmeyen, yemek yiyen bir insan kümesinin içine oturtturur. Üzgünüm. O mükemmel açlığınız, mutluluğunuz, hayat enerjiniz artık tamamen kaybolmuştur.
Savaştığınız onca yol, vale, kadın, mekan problemlerinin yanında bu artık  mücadele edemeyeceğiniz  bir durumdur. Pahalı bir serpme kahvaltıyla hiçbir özelliği olmayan bu yerde karnınızı anlayamadan doyurur daha sonra kalkar evin yolunu tutarsınız.

Afiyet olsun.

Kahvaltı yapmak için tek yer Rumeli Hisarı değil! Boğaz'ı keşfedin =)



Anıl Birkan 
09.04.2012

                                                                                                                                        




8 Nisan 2012 Pazar





Kaçılın! İstanbul'u Kazanan var!

Ne güzel şehir değil mi İstanbul City! Binlerce insanın yürüdüğü İstiklal Caddesi,  Onlarca Eşsiz Mimari güzellikteki camiyle dolu Eminönü civarları, Saraylar, Kız kulesi, Üsküdar, Beşiktaş ve daha nicesi… Çok seviyorum ben de bu şehri. Ama severken hep aynı şeyleri yapmamız gerekmiyor değil mi? Hep aynı muhabbetleri, Hep aynı hareketleri… Yok, canım ne alaka İstanbul 7/24 uyumayan capcanlı bir şehir diyeceksiniz biliyorum. Kurtulun o at gözlüklerinden, Hadi gelin sizi gerçeklerle tanıştırayım! İstanbul’daki bazı klişelerle…
Ve şimdi karşınızda en tehlikeli klişelerden biri… Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavıyla İstanbul’da Üniversite kazanan insan modeli. (Bu arada İstanbul dışından kazanan insanları kastediyorum.) Zaten Facebook’da o Yerleştirme sonuçlarının açıklandığı gün gerekli duyurular yapılmıştır.
Çılgın Bir Nidayla:
“ İstanbul Teknik Üniversitesiiiiii İnşaaaaaattt abiğğğ istanbullllllllluyuz artıkkk!!!!! @tevfikzıkkım @nalanhalan”
Ya da Havalı bir iletiyle,
“Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği B-)”
Ya da akademik odağı olmadan,
“Bekle beni İstanbullllllllllllllllllll!”
Bir şekilde İstanbul’a gidileceği belirtilip, yeterli miktarda hava atılmıştır anlayacağınız! Gene klişeler İstanbul’la devam eder.  Hatta Facebook’da işin içindedir. Albüm Çılgınlığı!
Evet, her Üniversiteli “İstanbul” diye albüm yapmıştır artık. Hatta bazısı gitmeden bile yapmış olabilir. Olsun yapsınlar çok güzel bir şey, çok seviyorum ben bu albümleri, eğlenceli oluyor. Ben de yapmıştım zamanında. Ama biraz farklı olsak daha güzel olur sanki.

Peki Bu albüm neyi kapsar? “İşte Ortaköy Camisi ve Boğaz köprüsü kompozisyonunu, Beşiktaş’ı, Taksim’i, Eminönü’yü…  Kısacası bildiğimiz saydığımız tarihi mekânlar bulunur. Genelde memleketten arkadaşlarla buluşulmuştur ve onların yardımıyla bu fotoğraflar çekilmiştir.  İmece  vardır yani işin içinde. İlerleyen zamanlarda bu albüm biraz daha büyümeye başlar. Memleketten arkadaşlarla çılgınca eğlenilip, Taksim’de delicesine sarhoş olunduğu gösterilmelidir. Bu yüzden bu tarz fotoğraflar konulmaya başlanır.  Özgürlüğün verdiği o özgüvenle profil fotoğrafları yavaşça,” Alkol içerken” konseptli fotoğraflara dönüşür. “Bakın ben büyüdüm.” Mesajı başarılıyla verilmiştir.
“Özgürüm,İstanbul’dayım, Üniversiteliyim.”   Heyt  Yavrum benim be!

İkinci aşama memleketten arkadaşlarla olan bağın yavaşça kopmasıdır. Artık İstanbul’da yeni arkadaşlar edinilmeye, yeni geyiklere gülünmeye, yeni tiplerden hoşlanılmaya başlanmıştır.  Ve tehlikeli soru sorulur;

“Hadi dersten sonra Bebek’e gidelim!”
 Kalabalık, birbirleriyle çok samimi olmayan bu arkadaş grubu, Beşiktaş aktarmalı ya da direk Etiler’den inmeli bir şekilde Bebek’e varır. Hemen gözlerde parlayan ateş BEBEK Sturbucks olur.  Bazıları ilk defa tanışmıştır bu kahveciyle bu yüzden bilen bir arkadaşından yardım alır. Bazısı da tüm havasıyla “Grande White mocha çaklıt” siparişini verir. Siparişini söyleme hızıyla ortamdaki dikkatleri üstüne çeker ve günün yıldızı olur. Kralsın. Kralım.  Mocha Kralı.

 Denizin dibinde bir yer bulunduktan sonra en klişe muhabbet başlar. Ah benim de şu yatım olsaydı da bilmem ne de. Ne kadar olum bu yatlar acaba. Vay be bizim de olacak mı? Falan filan.
Ortamda muhabbet dönmemeye başlayınca, cılız bir sesten:

Haydi arkadaşlar hava çok güzel biraz yürüyelim boğaz havası alalım teklifi çıkar. Bu da aslında yeni bir klişeye davettir. Boğazın Kenarındaki evlerden birini sahip olma isteği, Herhangi birisi kiralıksa “Ne kadardır acaba?” sorusu, Şakacı bir tavırla kiralık evin numarasının aranması, Bu da hayat mı be nidalarının yükselmesi, hep bu aşamada gerçekleşir. Gerçekten hepimizin beyni bu yönde mi çalışmak zorunda? Pahalı bir şeyin hayalini kurmaktan bahsediyorum… İlginçtir özenilen şeyler nedense hep aynı oluyor bu noktada.
Geri dönüş yolunda, önünden geçilen ABBAS Waffle karşısında, Ortamdaki bayan arkadaşların, “Off bu kaç kaloriiii sen biliyomusunn, acaba yesem mi?” haykırışlarıyla, grup olarak waffle yenir. Evlere dağılınır. Ortamda çekilen fotoğraflar “İstanbul” Albümünün devamı olarak kullanılır. Albüm üzerindeki fotoğraflara,  o günkü birkaç geyik üzerinden, yorumlar yapılır. Çok eğleniyoruz ve komiğiz mesajı tekrar vurgulanır.
işte ilk İstanbul günleri’de hep bunlara sahne olur.

Biraz değişmenin vakti geldi mi?

Ben Emirgan’ı daha çok severim mesela artık oraya gelsin, yeni İstanbul’lu üniversiteliler. Ya da gelmesinler. Bilemedim bence siz karar verin =)


Anıl Birkan
8.04.2012

Oooo Yoovvv Uçak Yolculukları




Otobüs, tren, vapur, yolculuk, uzun yol, zordur hani... Sıkıntıdan patlayacak gibi olursun,  hatta patladığın olur bir ara ama toparlarsın hemen kendini, efendime söyleyeyim bir sigara yakar bazısı molada, kimisi bir yürür filan bacak egzersizleri yapar, kimisi açar pencereyi derin derin içine çeker temiz havayı, sakinleştirir kendini. Anlayacağınız hep bir yöntem vardır temelde. Ama şimdi size anlatacağım çok daha farklı, çok daha zor, çok daha derin bir yolculuk…
Uçak Yolculuğu!

“Yahu 2 saatlik yol keh keh ne var ki yani kih kih.” Demeyin vallahi zor zanaat uçak yolculuğu, genel olarak check-in olaylarından filan bahsetmiyorum yolculuğun kendisinden bahsediyorum. Şımarıklık filan değil yaptığım. İyi ki de var uçaklar, tanrıya şükrediyorum amma velakin, insan özüne dönüyor bu uçak macerasında. Şimdi diyelim 2 saatlik bir uçak yolculuğu düşünelim. Uyumak olmaz tabi. Koltuk koşulları, darlık, sıkışıklık, bedensel özellikler zaten işi zorlaştırıyor. Bir de üstüne dünyanın en gereksiz şeylerini satmak için sürekli yapılan hostes anonsları, uyumayı imkânsız kılıyor. Onun için siz koltuğunuzu dik masalarınızı kapalı konuma getirip bu ihtimali güzelce unutun!
Ortam zaten dar, sıkışık… Elektronik eşyalara adamak üzereyken ruhunu, zaten yarım saat kalkış yarım saat iniş kullanamıyorsun, güzelim aletleri. Kullanmaya kalksan hemen bir hostes gelir. Bir artistlik bir kaş kaldırma hareketleriyle, “ Beyefendi uçuş güvenliği için lütfen şeyinizi kapatabilir misiniz? “ der. Hayır, da diyemezsin 40 yaş üstü çılgın her an kaza olabileceğine inanan teyzeler 4 bir taraftan gerilim kedisi bakışları atar patlamaya hazır bomba gibi. “Turn it off “ dedik bitti gitti.
Diğer ihtimallere bakalım diyorsun ve ilgilenecek başka şeyler bulmaya çalışıyorsun. Ha mesela dışarıya izlemek iyi olur gibisinden içinden geçiriyorsun. Ama maalesef otobüs ve tren yolculuklarının en iyi zaman geçirme yöntemi olan bu tatlı olay uçak da pek bir işlevsiz. Zaten daracık pencere daha da bir için darlanıyor. Bulutların üstündesin işte o kadar hani bakacak bir şey de yok. Geçip giden bir şey de olmuyor öyle yanından.  Bitişiğindeki meraklı insan muhabbet kuşu hareketleri yaparak dışarıda olanları izlemeye çalışır. Ha bak işte o eğlenceli oluyor,  muhabbet kuşu taklidi yapan insan doğal bir şekilde nereden bulacaksın, bak bak eğlen. Neyse işte, işin şakası bu… Asıl olay pencere yöntemimizi kaybetmemiz… Artık yolculuk için her şey biraz daha zor!
Ve işte son şansımız…
Kendini okumaya teşvik etmek. İnanır mısınız okur yazar bir insanımdır ama Uçağın içinden midir, ortamdan mıdır, nasıl bir psikolojidendir bilemiyorum ama okunmuyor ki kitap uçakta! Çok havalı bir şekilde kitap okumaya çalışan insanları da kontrol edin, en fazla 10 dakika dayanabiliyorlar. Çünkü zaman geçirmeye yönelik okuyorsun kitabı, Zevk için değil ki… Zevk için olsa açar okursun saatlerce elinde kahveyle. Ama yok işte, havadasın ya yoğunlaşılan şey yolculuğun hemen bitmesi, yeni bir sanat akımı, yeni bir bilgi filan, fasa fiso olmuyor yani!

Ha bir de her uçak şirketinin her telden okuyucuya hitap edebileceği karışık dergileri var. Okuyacak bir şey yok zaten kendisinde. Kocaman sayfanın yarısı resim, Çeyreği yazı, Geriye kalan çeyreği de bir önce ki çeyreğin İngilizcesi. Ne kadar çok çeyrek dedim değil mi? Her neyse işte zaman geçirtiyor bu dergi birazcık insana ancak, bu uçak yolculuğu süresini kapsamıyor. Herkes bunları, Uçuş sırasında her hangi bir sorun olursa ölmeden önce yapmamız gereken şeylerin anlatıldığı kısımda okuyup bitirdiği için, yolculuğa bir şey kalmıyor.

Böyle işte, sonrasında özünüze dönmeye karar veriyorsunuz… Geçmişteki entrikalar, ihanetler mutluluklar, A kişisine söyleyemedikleriniz, B Kişisine söyledikleriniz ve daha nicesi artık sizinle. Benden bu kadar,  kurtaramam sizi bu durumdan. Hatta ben de özüme dönüyorum. Döndüm bile!

*Bu yazıyı oturdum uçak da yazdım, özüme dönmeden iyi vakit geçirdim. Mutluyum, huzurluyum.

Anıl Birkan
01.04.2012